Ana içeriğe atla

Hz. Ömer’in (r.a.) Hilafet Dönemi


 İslam tarihinin ikinci halifesi olan Hz. Ömer bin Hattab (r.a.), on yıllık hilafet süresince sadece bir devlet başkanı değil, aynı zamanda kıyamete kadar sürecek bir adalet anlayışının mimarı olmuştur. Hz. Ebubekir'in vefatının ardından görevi devralan Hz. Ömer, "Faruk" sıfatıyla hak ile batılı birbirinden ayıran keskin bir irade sergilemiştir.

​Devlet Yönetiminde Kurumsallaşma

​Hz. Ömer dönemi, İslam Devleti'nin gerçek anlamda bir "imparatorluk" yapısına kavuştuğu dönemdir. Sınırların hızla genişlemesiyle birlikte idari alanda devrim niteliğinde adımlar atılmıştır:

​Divan Teşkilatı: İlk kez düzenli bir devlet hazinesi (Beytülmal) ve maaş sistemi kurulmuştur.

​Hicri Takvim: Müslümanların kendi tarih bilincini oluşturması adına Hicri Takvim resmiyete dökülmüştür.

​Adli Sistem: Kadılık makamı bağımsız bir kurum haline getirilmiş, valilerden ayrı olarak yargı yetkisi tesis edilmiştir.

​Fütuhat ve Kudüs’ün Fethi

​Onun döneminde İslam orduları Bizans ve Sasani gibi dönemin süper güçlerine karşı büyük zaferler kazanmıştır. Suriye, Irak, İran ve Mısır fethedilmiştir. Ancak bu fetihlerin en anlamlısı şüphesiz Kudüs’ün Fethi'dir. Hz. Ömer, Kudüs anahtarlarını bizzat teslim almış ve orada yayınladığı emanname ile gayrimüslimlerin can, mal ve ibadet özgürlüğünü teminat altına alarak dünyaya eşsiz bir hoşgörü dersi vermiştir.

​"Kenar-ı Dicle’de Bir Kurt Aşırsa Bir Koyunu..."

​Hz. Ömer denilince akla gelen ilk kavram Adalet’tir. Geceleri halkının dertlerini dinlemek için Medine sokaklarında tebdil-i kıyafetle dolaşan Halife, devlet malını kullanırken titizliğiyle meşhurdur. Kendi ailesine karşı en sert disiplini uygularken, halkın en zayıf ferdinin hakkını korumak için en güçlülerin karşısında durmuştur.

​Sonuç olarak; Hz. Ömer’in hilafet dönemi, İslam’ın sadece gönüllere değil, şehirlere, kanunlara ve toplumsal düzene de nasıl huzur getirdiğinin en somut kanıtıdır. Onun kurduğu sistem ve adalet anlayışı, bugün bile tüm yöneticiler için en büyük rehber niteliğindedir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şiiler Neden Sahabelere Sövüyor? Hakikat ve Sapkınlık arasında ŞİA

​ İslam tarihinin en büyük fitnelerinden biri, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vefatından sonra ortaya çıkan ve bugün "Şiilik" olarak bilinen akımdır. Araştıran bir gencin bilmesi gereken ilk şey şudur: İslam, sahabenin omuzlarında yükselmiştir. Onlara dil uzatmak, aslında o dinin temeline dinamit koymaktır. ​1. Sahabe Düşmanlığının Kökeni: Neden Sevemiyorlar? ​Şiiler, İslam’ın ilk üç halifesi (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman) ve birçok sahabenin (Aişe annemiz dahil), Hz. Ali’nin hakkı olan halifeliği "gasbettiğine" inanırlar. Onlara göre sahabenin büyük çoğunluğu -hâşâ- Peygamber’in vefatından sonra dinden dönmüş (irtidat etmiş) veya ona ihanet etmiştir. ​Gerçek: Oysa Kur'an-ı Kerim onları bizzat müjdelemiş, Allah onlardan razı olduğunu ilan etmiştir: "O önde giden ilk muhacirler ve ensar... Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır." (Tevbe, 100) Allah’ın razı olduğuna lanet okumak, doğrudan Kur'an ayetiyle savaşmaktır. ​2. Re...

Kaza Namazı Nedir? Bilerek Kaçırılan Namazın Kazası Var mı?

 İslam akidesinde namaz; belli vakitleri, rükunları ve şartları olan bir ibadettir. Günümüzde "nasıl olsa kaza ederim" düşüncesiyle namazın vaktini geçirmek büyük bir gevşekliğe yol açmaktadır. Peki, Kur’an ve Sünnet bu konuda ne diyor? 1. Kur’an’daki Kesin Sınır: Vakit Şartı Yüce Allah, namazın vaktinde kılınmasının tesadüfi değil, ilahi bir kanun olduğunu şöyle belirtir: "Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır." (Nisâ Suresi, 103) Tefekkür: Bir ibadet "vakitli" olarak emredilmişse, o vakit dışında yapılması için Allah’tan veya Resulü’nden bir izin (delil) gerekir. Vakti dışında mazeretsiz kılınan namaz, vaktinden önce kılınan namaz gibi esastan bozulmuş bir ibadettir. 2. Sahih Sünnet’in Çizdiği Sınır Peygamber Efendimiz (s.a.v.), namazın vakti geçtikten sonra hangi durumlarda kılınabileceğini (kaza edilebileceğini) bizzat şu hadisle sınırlamıştır: "Kim bir namazı unutur veya uyuyup kalırsa, onu hatırladığı zaman kılsın....

Cehri Zikir Nedir? Kur'an ve Sünnette Var mı?

  Günümüzde bazı tarikatlarda "zikir" adı altında yüksek sesle bağırmak, garip sesler çıkarmak (hırıltı vb.) ve toplu halde kendinden geçercesine hareketler yapmak "maneviyat" gibi sunulmaktadır. Oysa İslam’ın zikir usulü vakar, huşu ve gizliliktir. 1. Kur’an-ı Kerim’de Zikrin Usulü: Kısık Ses ve Huşu Yüce Allah, zikrin nasıl yapılması gerektiğini A’raf Suresi’nde çok net bir sınırla çizmiştir: "Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret; gafillerden olma!" (A’raf, 205) Tefekkür: Allah Teâlâ "yüksek olmayan bir sesle" (dûne'l-cehri) buyurarak, bağırıp çağırmayı değil, kalbin ve dilin sessizce uyuştuğu vakar dolu bir zikri emretmiştir. 2. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Uyarıları "Ey insanlar! Kendinize acıyın (kendinizi yormayın). Siz ne sağır birine dua ediyorsunuz, ne de yanınızda olmayan birine... Siz, her şeyi duyan, size çok yakın olan Allah’a dua ediyorsunuz." (Buhârî, Müslim) Anal...